KARABAĞ SAVAŞI VE İNSAN HAKLARI

GENEL OLARAK
Ermeniler 19. yüzyılın sonlarından itibaren Kafkasya ve Doğu Anadolu’da Büyük Ermenistan (!) devleti kurmak için büyük bir mücadele vermiştir. Bu mücadelede hiçbir kural gözetmeyen, Machivelist bir düşünce ile, her türlü kirli oyuna müracaat eden Ermenilerin en önemli silahı terörizm olmuştur. Kafkasya’da hiçbir yerde çoğunluğu sağlayamayan Ermeniler, Batılı devletlere karşı taleplerini güçlendirmek için Türk ve diğer Müslüman halka karşı soykırım ve etnik temizlik siyaseti yürütmüştür. Bu siyaset, Çarlık Rusya’sının son döneminde, kısa süreli Ermenistan devletinde, Sovyetler Birliği ve SSCB sonrası bağımsız Ermenistan Devleti döneminde de devam etmiştir. Bu siyaset çerçevesinde Doğu Anadolu ve Güney Kafkasya Müslümanlardan arındırılacak ve mono etnik bir devlet oluşturulacaktır. Osmanlı Devleti’nin Birinci. Dünya Savaşı’na girmesi nedeniyle güvenliği, gereğince temin edememesinden istifade eden Ermeniler, Doğu Anadolu’da büyük katliamlar gerçekleştirseler de Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması ve Ermenileri bu bölgeden uzaklaştırması ile bölgeye ilişkin amaçlarına ulaşamayan Ermeniler, tüm dikkatlerini Güney Kafkasya’ya yöneltmiştir. Güney Kafkasya’da öncelikle Ermenistan topraklarındaki Azeri Türklerini ve diğer Müslüman halkları aşamalı bir şekilde etnik temizliğe maruz bırakan Ermeni milliyetçisi yöneticiler, 1988 yılındaki devlet operasyonu ile birlikte bu amaçlarına ulaşmış ve 300 bin civarındaki yerli halk sürülmüştür. Tüm dünyada ve uluslar arası sözleşmelerde “etnik temizlik” olarak adlandırılan bu operasyon sonucunda Ermenistan mono etnik yapıya sahip bir devlet haline gelmiştir. Elde ettiği başarılardan başı dönen Ermeniler faşist amaçlarını hayata geçirebilmek için hazırladıkları siyasetin bir sonraki adımını, yani Karabağ’ın Azerbaycan’dan koparılarak Ermenistan’la birleştirilmesi aşamasını uygulamaya koymuştur. Dağılan SSCB askerlerinden de yardım alan Ermeniler Karabağ’da tarihte az görülür bir soykırıma başlamış, insanlığa yakışmayacak fiillerle binlerce insanı öldürmüş, işkenceye tabi tutmuş ya da malvarlığına el koymuştur. Ermenilerin hak iddia ettiği Karabağ bölgesi yüzyıllardır Türklerin ve Müslüman halkın çoğunluğu oluşturduğu bir bölge olmuştur. Karabağ’ın Azerbaycan’a ait olduğu 1 Aralık 1920’de ve 1921’de Sovyetler Birliği tarafından da resmen teyit edilmiştir. Buna karşın, Sovyetler döneminde Ermeni milliyetçiliğinin güç aldığı en önemli konulardan biri de Karabağ sorunu olmuş ve sık sık Ermeni milliyetçileri Karabağ’ın Ermenistan’a katılması gerektiğini savunmuştur. Nitekim henüz Sovyetler Birliği dağılmadan, Karabağ bölgesi Ermeni milliyetçilerinin hedefi olmuş, 1987’de 75.000 Ermeni, Ermenistan ile birleşmek istediklerini belirterek Merkezi Komiteye dilekçe vermiştir. Ancak bu dilekçeleri Sovyet makamlarınca kabul edilmemiştir. 1988 çatışmaları şiddetli geçmiş ve bir çok kişi tutuklanmış ya da yaralanmıştır. Bu çatışmalar sonucunda bölgedeki Azerbaycanlı nüfus göç etmeye başlamış, Karabağ bölgesi Ermenilerin istediği şekilde adım adım boşaltılmıştır. Ermenistan ile Azerbaycan arasındaki Dağlık Karabağ Savaşı’nın bir çok boyutu bulunmakla birlikte, insan hakları ihlalleri diğer boyutlarını geride bırakmış ve savaş süresince çok acı olaylar yaşanmıştır. Azerbaycan Cumhuriyeti`nde son dönemlerde insan hakları ilgili kanunların kabul edilmesi, insan haklarının korunmasıyla ilgili kurumların oluşturulması, çeşitli uluslar arası sözleşmelere imza atılması bu konudaki sorunların çözümüne yardımcı olamamıştır. Azerbaycan hükümetinin özverili çalışmalarına rağmen ülkede Ermenistan ve Karabağ’dan sürgün edilmiş ve mülteci durumuna düşmüş bir milyondan fazla insan halen bir çok haktan mahrum olarak yaşamaktadır. Bugün resmiyette bir çok uluslar arası sözleşmeye taraf olan Ermenistan, Karabağ Savaşı’na doğrudan iştirak etmiş, Savaşın sevk ve idaresine de katılmıştır. Karabağ Savaşı’nda komutanlık yapan bir çok uluslar arası suçlu bugün Ermenistan devletinin önemli makamlarında yöneticilik yapmaktadır. Karabağ Savaşı’nda insanlık suçlarına katılmış ve öldürülmüş Ermeni katiller kahraman ilan edilerek, önemli toplu kullanım alanlarına adları verilmiştir. Bu sonuçlar, Ermenistan devletinin Karabağ Savaşı’na sadece devlet olarak değil aynı zamanda halkın da teşvik ettiğini ve buradaki insanlık dışı faaliyetleri desteklediğini göstermektedir.
*************************************************

1. KARABAĞ SAVAŞI YA DA ERMENİLERİN AZERBAYCANLILARI SOYKIRIMI SİYASETİNİN YENİ ADIMI
Kafkaslardaki topraklarını genişletmek isteyen Ermenistan, tarihi silahı terörizmden Karabağ Savaşı’nda da istifade etmiştir. Uluslar arası İnsan Hakları Hukukunca suç kabul edilen bir çok fiilin yetkili şahıslar yanı sıra Ermeni halkı tarafından işlenmesi, Karabağ Savaşı’nı daha da dramatik hale getirmiştir. Asıl önemlisi Ermeni devleti terörizmi bir devlet politikası haline getirmiştir. Bu amaçla bir çok terörist teşkilat kurulmuş ve desteklenmiştir. Bir çok yetkili özel görevlerle Savaşın kritik anlarında faaliyet göstermiştir . Karabağ Savaşı ve devamındaki gelişmeler dikkate alındığında Ermenistan’ın bilinçli olarak Azerbaycanlılara karşı “soykırım siyaseti” yürüttüğü açık şekilde anlaşılmaktadır. Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi`nin “Soykırım oluşturan eylemler” başlığını taşıyan 2. maddesi gereği, “Soykırım” denildiğinde, “ulusal, etnik, ırksal veya dinsel bir grubu, kısmen veya tamamen ortadan kaldırmak amacıyla işlenen aşağıdaki fiillerden anlaşılmaktadır: a) Gruba mensup olanların öldürülmesi; b) Grubun mensuplarına ciddi surette bedensel veya zihinsel zarar verilmesi; c) Grubun bütünüyle veya kısmen, fiziksel varlığını ortadan kaldıracağı hesaplanarak, yaşam şartlarını kasten değiştirmek; d) Grup içinde doğumları engellemek amacıyla tedbirler almak; e) Gruba mensup çocukları zorla bir başka gruba nakletmek”. Dağlık Karabağ Savaşı’nda Azerbaycan halkına karşı işlenen en acımasız uluslar arası suçlardan biri, 25-26 Şubat 1992’de gerçekleştirilen Hocalı katliamıdır. Hocalı katliamında Ermenistan Cumhuriyeti`ne ait silahlı güçler, Rus birliklerinin yardımıyla Azerbaycan Cumhuriyeti`nin Dağlık Karabağ bölgesine ait Hocalı şehrine saldırmış, şehri terk edememiş suçsuz ve silahsız insanları acımasız şekilde katletmiştir. O gece esir alınan sivil halk çeşitli işkencelerle öldürülmüştür . Daha sonra bölgede yapılan tetkikatlarda kulakları, burunları kesilmiş, çok sayıda çocuk, kadın, yaşlı cesedi bulunmuştur. Kadınların çeşitli azaları kesilmiş, yüzlerinin derisi soyulmuştur. İhtiyarların kafatası çıkarılmıştır. 28 Şubat 1992`de uçakla olay yerine gelenler kilometrelerce arazinin cesetlerle kaplı olduğuna şahit olmuştur. Canlı şahitlerin ifadeleri ve basın organlarında yayımlanan film ve resimlerde görünen insanlık dışı cinayetler, Ermenilerin sırf soykırım amacıyla bu operasyonu gerçekleştirdiğini göstermektedir. Soykırım suçunda “niyet” önemli bir unsurdur. Zira soykırım niyeti, bu suçu, konusu bakımından bir birine benzeyen diğer uluslar arası suçlardan ayırmaktadır. Soykırım suçunu oluşturan unsurları, bilinçli şekilde, bilerek ve özgür irade ile yapılan faaliyet olarak belirlemek mümkündür. Çünkü bu tür fiiller hiç bir zaman tesadüfen ve tedbirsizlik sonucunda işlenmemektedir. Bu tür fiillerin gerçekleştirilmesi niyetinin varlığı ve sonuçların önceden öngörülmesi, fiilin soykırım olarak değerlendirilmesi için yeterli değildir. Aynı zamanda bu amaçla fiillerin işlenmesi ve belli bir halk veya gruba zarar vermesi gereklidir. Karabağ Savaşı’nda Ermenilerin Azeri halkına karşı soykırım suçunun işlendiğini ispatlayan bir çok olay mevcuttur. Mesela, canlı şahitlerin ifadelerine göre, Nahçivanik köyünde kadın, çocuk ve ihtiyarlar bilinçli olarak öldürülmüş, cesetlerden tepeler oluşturulmuştur. Kaçmaya çalışan sivil halk Ermenilerce pusuya düşürülerek ya öldürülmüş ya da yakalanarak çeşitli işkencelere maruz bırakılmıştır . Esir alınan ailelerin çocukları zorla ellerinden alınmıştır. Uluslar arası sözleşmelere göre çocukların ailelerinden zorla alınarak başka bir gruba verilmesi soykırım suçu olarak kabul edilmektedir. Hocalı olayından sonra olay yerine incelemelere giden gazetecilerin ifadelerine göre, bir çok çocuk işkencelerle öldürülmüştür.” Hocalı olaylarında gözleri çıkarılmış, kulakları kesilmiş, kafası parçalanmış bir çok çocuk bulunmuştur. Moskova`nın “Memorial Hukuk Araştırmaları Merkezi`nin Hocalı’nın işgalinde insan haklarının bozulmasıyla ilgili yayınladığı bildiri de: “Kaçan sivil halkın Ermeniler tarafından pusuya düşürülerek katledildiği ifade edilmiştir . Merkezin Ağdam’daki katliama ilişkin verdiği beyanatta: “Sivil halktan 181 cesede (130 erkek, 51 kadın, bunlardan 13`ü ise çocuk) bilirkişi raporu alınmıştır. Bilirkişi raporlarında 151 kişinin kurşunla, 21 kişinin şarapnel parçalarıyla, 10 kişinin ise dövülerek öldürüldüğü belirtilmiştir”. Uluslar arası sözleşmelere göre, soykırım suçunun tamamlanması için temel üç unsurun birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir: - Belli bir ulus, soy, ırk veya bir dini grubun bulunması; - Bu grubun tamamen veya kısmen yok etme niyetinin olması; - Bu gruba karşı soykırım faaliyetlerinden her hangi birinin gerçekleştirilmesi. Soykırım faaliyeti belli bir halka karşı yapılmalıdır. Mesela, siyasi veya sosyal bir gruba karşı yapılan bu tür faaliyetler soykırım olarak değerlendirilemez. Soykırım suçunun bir diğer unsuru ise, yasaklanan fiillerin genel sonuçları ile ilgili belirgin niyetin olmasıdır. Ayrıca soykırım için “halkın tamamının var olma hakkının tehdit edilmesi” gerekmektedir. Yani fiil bir kişiye karşı bile yapılmış olsa, niyet halkın tamamına yönelik ise bu soykırım suçu çerçevesinde değerlendirilmelidir . Çünkü soykırım suçundan sorumluluğun oluşması için, belli bir halkın tamamen yok edilmesine gerek yoktur. Bunun için, suçun konusunu oluşturan fiillerden birinin, halkın tamamen veya kısmen yok etme niyetiyle gerçekleştirilmesi yeterlidir. Bu şartlar çerçevesinde gerçekleşen soykırım suçunun objektif değerlendirilmesi ve uluslar arası hukuk kurallarına uygun bir şekilde faillerin cezalandırılması gerekmektedir. Sözleşme`nin 5. maddesi gereği, soykırıma teşebbüs, soykırıma destek vermek, soykırıma katılma faaliyetlerinin de cezalandırılması gerekmektedir . Sözleşme`yi oluşturan bu temel prensipler, BMT`nin Uluslar arası Mahkemesi tarafından uluslar arası örf adet hukukunun bir bölümü, bütün devletler için ise uyulması zorunlu hukuk kuralları olarak kabul edilmiştir. Yukarıdaki fiiller dikkate alındığında Ermenilerin Azerbaycan Türklerine karşı Karabağ Savaşı’nda gerçekleştirdiği katliamlar, soykırım suçunun şartlarının gerçekleştiğini açıkça göstermektedir. Bu olaylarda iştirak eden Ermeni askerlerin daha sonraki yıllarda Ermenistan’ın yöneticisi olması, bu olaylarda Ermeni yetkililerin devlet siyasetinin bir parçası olarak bu fiilleri yerine getirdiğini göstermektedir. BM Uluslar arası Mahkemesi soykırım faaliyetlerinin yasaklanmasıyla ilgili “Barcelona Traction Case” davasına ilişkin verdiği kararında, sorumlulukları erga emnes (mutlak) sorumluluklar olarak isimlendirmiştir. Bu mahkeme kararına esasen Ermeni yetkililerin Karabağ Savaşı’ndaki sorumluluğu açık şekilde gözükmektedir. Zira, Ermeniler tarafından Ermenistan`da ve Karabağ’da Azerilere karşı yapılanlar, soykırıma ilişkin fiiller bellidir ve bunlar Sözleşme’de ön görülen şartları açık bir şekilde taşımaktadır. Bu nedenle Azerbaycan halkı, Sözleşme hükümlerinin Ermenilere uygulanmasını bu hukuk kurallarının gerçeğe dönüşmesini beklemektedir.
**************************************************

2. KARABAĞ SAVAŞI’NDA ETNİK TEMİZLİK
Etnik temizlik terimi, bir etnik gruba mensup insanların zorla yerinden edilmesini amaçlayan değişik siyasal politikaları ifade eder. Genellikle, zorla göç ettirme, belirli bir nüfusun yerini değiştirme gibi uygulamaların sonucunda ortaya çıkar. Etnik temizlik, dar anlamda büyük insan hakları ihlalleri ve diğer faktörler eşliğinde, kitleleri zorla yerlerinden etmek olarak tanımlanırken; geniş anlamda nüfus transferi teriminin eş anlamlısı olarak kullanılmaktadır. Askeri esirler, kayıp Azerbaycan vatandaşlarıyla ilgili konularda çalışmalarda bulunan Devlet Komisyonu`nun verdiği bilgilere göre: “Bu savaşta Ermenistan tarafından 4.674 Azerbaycan vatandaşı esir alınmış veya kaçırılmıştır. Onlardan 314`ü kadın, 61`i çocuk, 253`ü ihtiyardır. Ermenistan Cumhuriyeti topraklarında ve Azerbaycan`ın Ermenistan tarafından işgal edilmiş bölgelerinde 39`u kadın, 12`si çocuk ve 39`u ihtiyar 900 kişinin tutulduğu yer bellidir. Diğerlerinin tutulduğu yerlerle ilgili hiç bir bilgi bulunmamaktadır. Bu ise, bu kişilerin Uluslar arası İnsan Hakları Hukuku’nun tanıdığı haklardan yararlanamaması, yani zor şartlarda çalıştırılması, dövülmesine, işkencelere maruz, sağlık hizmetlerinden mahrum bırakılmaları şüphesini doğurmaktadır. Elde edilen bilgilere göre 145 Azeri Türkü esir kamplarında öldürülmüştür. 4 kişi esir kamplarında yapılan işkencelere dayanamayarak, serbest bırakıldıktan hemen sonra ölmüştür” . Azerilerin esir kamplarında insanlığa aykırı şekilde tutulması ve uluslar arası sözleşmelerle tanınan haklardan mahrum bırakılmaları savaş sonrası dönemde ciddi bir problem olarak devam etmektedir. Zira, Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi’nin 4. maddesinde “Hiç kimse köle olarak tutulamaz”. Ayrıca Bildirge’nin 5. maddesinde: “Kişilerin işkencelere, insanlık dışı ve onur kırıcı cezalara maruz bırakılmasının kabul edilemez” olduğu kabul edilmiştir. Yine Bildirge’nin 13. maddesinde, “Herkese yaşayacağı yeri serbest belirleme hakkı” tanınmıştır . Evlerinden kovulan insanların kışın soğukta, yazın sıcakta gecekondularda yaşamaya mahkum bırakılmaları, senelerdir yaşam yerini belirleme hakkının ihlal edildiğini göstermektedir . Savaşta Ermenistan Azerbaycan`ın ayrılmaz bir parçası olan Karabağ ve çevresini işgal etmiş, 900 ev yıkılmış, malvarlıkları yakılmış, salgın hastalıklar sonucu mültecilerin yaşadığı kamplarda her sene yüzlerce yaşlı, kadın ve çocuk hayatını kaybetmiştir . Kişisel ve Siyasal Haklara İlişkin Uluslar arası Sözleşme’nin 2. maddesine göre, “Her bir devletin kendi sınırları ve yetki alanında yaşayan bütün şahısların, bu Bildiriyle belirlenmiş haklarına ırk, cins, dil, din, siyasi görüş ve ulusal farklılıkları gözetilmeden saygı gösterilmesi gerekmektedir” . Sözleşmenin 27. maddesinde, soy, dil ve din bakımından azınlıkların bulunduğu ülkelerde bu azınlıkların bulunduğu kültürlerini, kendi dinini yaşama, kendi dilini kullanma haklarının sınırlandırılamayacağı belirtilmiştir. Fakat bu hükümler Ermenistan tarafından 1960’lerden itibaren düzenli olarak ihlal edilmiştir. Gerek Ermenistan’da, gerekse Karabağ’da Azerbaycan Türklerinin eğitim, sağlık, seyahat, adaletli yargı gibi hakları ellerinden alınırken, Savaş ve sonrası dönemde ise yaşamak hakları da ciddi boyutlarda ihlal edilmiştir . Ermenistan devleti tarafından Azerilere karşı etnik temizlik politikası SSCB`nin kurulduğu dönemden başlamıştır. Karabağ`ın dağlık arazilerinde yaşayan 80 binlik Ermeni’ye özerklik tanınmasına rağmen, o dönemde Ermenistan`da yaşayan 580 bin, Gürcistan`da yaşayan 300 bin Azeri’ye özerklik verilmemiştir. Bu husus Çarlık Rusya’sı döneminden itibaren yürütülen Türk ve diğer Müslüman halkların asimile edilmesine yönelik siyasetin devamı olarak değerlendirilmelidir. Sovyetlerin başlangıçta sloganlaştırdıkları “halkların serbestliği” düşüncesini sadece Müslüman olmayanlara karşı uygulamasından cesaret alan Ermenilerin Azerbaycan`a karşı bölücü ve faşist siyasetini uygulamaya devam etmiştir. Bu politika aşağıdaki maddeleri içeriyordu: - Dağlık Karabağ`ı Azerbaycan SSCB`den koparmak; - Azerbaycan SSCB`nin arazilerini ele geçirmek; - Ermenistan SSCB`den Azerilerin çıkarılmasını sağlamak . Bu siyaset, 1930, 1948, 1953, 1988 yıllarında kademeli olarak uygulamaya konulmuş ve bugün gelinen noktada Ermeniler, “Türksüz Ermenistan”, “İşgal edilen Karabağ” ve “Karabağ etrafındaki arazilerin işgali”ne muvaffak olmuştur . Ermenistan`da gerçekleştirilen etnik temizlemenin son aşaması SSCB`nin dağılması döneminde olmuştur. 1988`in kışından itibaren Ermenistan`da Azerilere karşı etnik temizlemenin son aşaması başlatılmış, Ermenistan`dan 185.519 Azeri Türkü ve diğer Müslüman halklar zorunlu şekilde sürdürülmüştür. Hepsinin malvarlığı yağmalanmış, SSCB bu insanların haklarını almalarını temin edememiştir. Sürgün esnasında gayri insani uygulamalara muhatap olan Azerbaycan Türkleri, dövülmüş, aşağılanmış, sakat bırakılmıştır. 1988 Kasımın 27`den 29`na kadar Ermenistan SSCB`nin Kugark, Spitak ve Stepanavan şehirlerinde 33 Azeri Türkü öldürülmüştür. Azerbaycan Cumhuriyet Savcılığı`nın bilgilerinde, 1988-1989`da Ermenistan`da gerçekleştirilen etnik temizleme döneminde 216 Azerinin öldürüldüğü belirtilmektedir. Onlardan 49`u zulümden kaçarken dağlarda donarak, 41`i dövülerek, 35`i işkenceden, 115 kişi yakılarak, 16 kişi kurşuna dizilerek, 10 kişi fiziki tazyik, 2 kişi Ermeni doktorlar tarafından yanlış tedavi ile, 3 kişi suda boğularak, 1 kişi yargısız infaz, 1 kişi elektriğe verilerek, 2 kişinin kafası kesilerek, 29 kişi otomobille çiğnenerek, 8 kişi kaçırıldıktan sonra işkenceler sonucu öldürülmüşlerdir. 1990’lı yıllara damgasını vuran Dağlık Karabağ Savaşı’nda Ermenistan Cumhuriyeti`ne ait silahlı güçler tarafından 20 binden fazla Azeri öldürülmüş, 50 binden fazla insan sakat bırakılmıştır. Binlerce insan ise kayıptır . Muhakeme edilmeden insanlar idam edilmiş, halk toplu şekilde kurşuna dizilmiş, esir alınan kişiler çok zor şartlarda çalıştırılmış, işkence ve insanlık dışı muameleler yapılmıştır. Ermenistan silahlı güçleri tarafından gerçekleştirilen “etnik temizleme” sonucunda Azerbaycan`da olağanüstü hal oluşmuş ve ülke çok ağır problemlerle karşı karşıya kalmıştır.
**************************************************


3. KARABAĞ SAVAŞI’NDA İNSAN HAKLARI İHLALİ
Karabağ bölgesi yüzyıllardır Türklerin ve Müslüman halkın çoğunluğu oluşturduğu bir bölge olmuştur. Karabağ’ın Azerbaycan’a ait olduğu 1 Aralık 1920’de ve 1921’de Sovyetler Birliği tarafından da resmen teyit edilmiştir. Buna karşın Sovyet döneminde Ermeni milliyetçiliğinin güç aldığı en önemli konulardan biri de Karabağ sorunu olmuştur. Ermeni milliyetçileri Karabağ’ın Ermenistan’a katılması gerektiğini savunmuş, henüz Sovyetler Birliği dağılmadan, Karabağ bölgesi Ermeni milliyetçiliğinin hedefi haline çevrilmiştir. 1987’de 75.000 Ermeni Ermenistan ile birleşmek istediklerini belirterek dilekçe vermişler, ancak bu dilekçeleri Sovyet makamlarınca kabul edilmemiştir. 1988 çatışmaları şiddetli geçmiş ve bir çok kişi tutuklanmış ya da yaralanmıştır. Bu çatışmaların bir diğer sonucu da bölgedeki Azerbaycanlı nüfusun göç etmeye başlamasıdır. Sovyetler Birliği’nin ters yöndeki tutumuna rağmen Ermenistan’daki ve Azerbaycan yönetiminde bulunan Karabağ bölgesindeki Ermeniler örgütlenmeye ve silahlanmaya devam etmiştir . Karabağ Komitesi’nin temel amacı Ermenistan ve Karabağ topraklarını birleştirmekti ve bu anlamda Komite Azerbaycan ve Sovyet yönetimlerine karşı isyanın da düzenleyicisi olmuştur. Komite’nin bir diğer özelliği de komünizm karşıtı olmasıdır. Komite faaliyetlerini sürdürürken Ermenistan’ın başkenti Erivan’da toplanan kalabalık göstericiler Azerbaycan ile savaş çağrısı yapıyorlardı. Ermeniler arasındaki bu milliyetçi uyanışa karşın Azerbaycan’da ciddi iç çekişmeler yaşanmış, bu çekişmeler ise cephede ciddi kayıpların verilmesine neden olmuştur. 1989’da Karabağ’daki Ermeni saldırıları zirve noktasına ulaşmış ve zaman zaman Azerbaycan’ın Karabağ Özerk Bölgesi dışına da taşmıştır. Kısa sürede başlayan katliamlar ise ne Azerbaycan güçlerince ne de Moskova tarafından durdurulmuş ya da durdurulabilmiştir. Azerbaycan’da kamuoyu, olaylardan dolayı sadece Ermenistan değil, Rusya’yı da suçlamıştır . 1991 Sonbaharında Ermenistan ve Azerbaycan bağımsızlığını ilan ettiğinde Ermeniler var güçleriyle Karabağ ile Ermenistan topraklarını birleştirmeye çalışmıştır. Ermeni liderlerin aşırı hırsı ile Karabağ’daki çatışmalar şiddetlenmiştir. Savaşta Ermeniler sadece Karabağ’ı değil, Karabağ’ın çevresindeki vilayetleri de işgal etmiştir. Bişkek Protokolü’nün imzalanması ile sona eren savaşın sonunda, Karabağ’da büyük bir yıkım gerçekleşmiştir. Çünkü bu işgalde kirli metotlar kullanılmış ve insan hakları alanında askeri ve sivil halkın hakları ihlal edilmiştir. İhlal edilen bu hakları detaylı olarak incelemek yerinde olacaktır. a. Yaşam Hakkının ihlali Yaşam hakkı, insanın temel ve doğal hakkıdır. Uluslar arası sözleşmelerle kabul edilmiş diğer hakların temelini de bu hak oluşturmaktadır. Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi’nin 3. maddesin de yaşam hakkı: “Herkes yaşamak, özgürlük ve şahsi dokunulmazlık hakkına sahiptir” şeklinde tanımlanmıştır . Silahlı çatışmalarda düşman askerlerinin öldürülmesi uluslar arası hukuka uygun kabul edilmektedir. Fakat Cenevre Sözleşmesi ve ilave protokollerde, koruma altındaki insanların (hastalar, yaralılar, askeri esirler, sivil ahali), teslim olanları ya da terk-i silah yapanların öldürülmesi yasaklanmıştır. Bu yasaklar uçaklardan paraşütle inenlere, kaza yapanlara da uygulanmaktadır. Yaşam hakkını düzenleyen Uluslar arası İnsani Hukukun temel düzenlemelerinden olan Cenevre sözleşmelerinin dördünde de ortak olan (dördünde de 3. madde olarak yer alan) 3. madde, özel önem taşımaktadır. Çünkü bu düzenleme, savaşan tarafların savaş töre ve geleneklerine bağlılıkları, savaş ve insanlığa karşı suç işleyip işlemediklerinin, keyfi silah kullanıp kullanmadıklarının, amaçlı ya da amaçsız topluluk olup olmadıklarının, savaş hukuku kurallarının kendilerine uygulanacağı kişi ya da taraf olup olmadıklarının test edileceği bir maddedir. Üçüncü maddeyi sistemli bir şekilde ihlal eden hiçbir örgüt, parti ya da kendilerine ne ad verirlerse versinler bir topluluk, Cenevre Sözleşmeleri`ne göre "savaşan taraf" kabul edilemez. Olsa olsa savaş suçlusu olarak yargılanabilir ya da terörist olarak nitelenebilirler. Uluslar arası Hukuk Derneği’nce hazırlanan Paris Raporu’na göre, dokunulmaz haklar kataloğu l6 maddeden oluşmaktadır. Bu hak ve özgürlükler şunlardır: "1. Hukuksal kişiliğe sahip olmak hakkı, 2. Kölelik ve kulluk yasağı, 3. Ayrımcılık yasağı, 4. Yaşam hakkı, 5. Özgürlük hakkı, 6. İşkence yasağı, 7. Adil yargılanma hakkı, 8. Düşünce, vicdan ve din özgürlüğü, 9. Sözleşmesel yükümlülüğün yerine getirilmemesinden ötürü hapis cezası verilmesi yasağı, 10. Azınlık hakları, 11. Aile hakkı, 12. İsim hakkı, 13. Çocuk hakları, 14. Uyrukluk hakkı, 15.Yönetime katılma hakkı, 16. Hukuk yollarının bulunması hakkıdır." Görüldüğü gibi, insan hakları hukuku ile insani hukuk, insan onurunun korunması, her koşulda korunması konusunda ortak kaygılara sahiptir ve insani muamele yapma ya da görme hakkı bağlamında standartları geliştirme düşünce ve kararlılığındadır. Cenevre Sözleşmeleri`nin ortak 3. maddesi ile ilgili bu geniş parantezden sonra şu soruyu da sormamız gerekir diye düşünüyorum. Acaba, ortak 3. maddenin ihlali ne anlama gelir? İnsani Hukuk açısından bu sorunun yanıtı bir kaç açıdan verilebilir. İlki ihlalin insanlığa karşı işlenmiş bir suç olarak değerlendirilebilmesidir. İnsanlığa karşı işlenmiş suç, "Sivil halka karşı işlenen öldürme, yoketme, köleleştirme, sürgün etme ve benzeri insanlık dışı eylemlerle, ırksal ya da dinsel gerekçelerle zulüm yapmaktır." İkincisi, ihlalin, savaş suçu olarak değerlendirilebileceğidir. Savaş suçu, "Savaş yasa ve geleneklerinin çiğnenmesi anlamına gelen ve işgal edilen ülkenin sivil halkının ya da bu ülkedeki sivil halkın öldürülmesi, kötü davranışa uğratılması ya da emeğinden yararlanmak üzere ya da başka amaçlarla yerinden edilmesi, savaş tutsaklarının ya da deniz yolcularının öldürülmesi ya da kötü davranışa uğratılması, rehinelerin öldürülmesi, kamusal ya da özel bir mülkün yağmalanması, kent, kasaba ve köylerin amaçsızca ya da askeri gerekçe olmadan yakılıp yıkılması gibi eylemlerdir" Savaş suçları ve insanlığa karşı işlenmiş suçlarda zamanaşımı söz konusu değildir. Her zaman yargılanabilirler ve onların da adil yargılanma hakkı vardır. Maddeye aykırılığın üçüncü sonucu, bu durumdaki kişiler devlet olmayan bir kuruluşun, örgütün aykırı muamelesine maruz kalmışlarsa ya da kalıyorlarsa, o kuruluş ya da örgütün savaşan taraf niteliği ile ilgili sonuçlarıdır. Zira, savaşan taraf olarak nitelenebilmenin zorunlu koşullarından birisi, savaş töre ve geleneklerine uymaktır. 3. maddeye aykırı eylemler arasında, 2 nolu Protokolde terörist eylemler de sayılmaktadır. İnsanca muamele yapma ödevini yerine getirmeyen ve aykırı eylemde bulunanlar hem uluslar arası hukuk karşısında suçludurlar, savaş suçlusu olarak yargılanırlar, hem de onların savaşan taraf olarak nitelenebilmesi ve savaşa taraf olmanın sağladığı olanak ve hakları kullanamazlar (esirlik statüsü gibi, savaş koşullarından kaynaklı silah bulundurma, 3. madde kapsamında olmayan öldürme-çatışma sırasında- gibi ) . Uluslar arası İnsan Hakları Hukuku sivil halkın korunmasına bu derece önem verirken ve Ermenistan devleti bu hükümleri içeren sözleşmeleri kabul etmekle birlikte Karabağ Savaşı’nda bir çok Azeri sivil halkı öldürmüştür. Mesela 17 Ağustos 1993’te Fuzuli İli 25 Gacar Köyü sakini öldürülmüştür. Yine Fuzuli vilayetinin Goran köyünde 30 sivil vatandaş sebepsiz olarak kurşuna dizilmiştir. Karabağ’ın bir başka yerleşim yeri olan Şuşa şehrine bağlı Kuşcular köyü ahalisi bir çok kadın, çocuk ve ihtiyar yakılmış, işkence ile öldürülmüştür . Dağlık Karabağ Savaşı’nda Ermenilerin Azerbaycanlıların yaşam haklarını ihlal ettiğine dair bir çok örnek bulmak mümkündür. Bu örnekler içerisinde Hocalı Katliamı’nın özel bir yeri vardır. Soykırım olarak da adlandırılabilecek bu faciada 25-26 Şubat 1992 gecesi Ermenistan silahlı birlikleri, Hankendi’nde bulunan 366-cı motorize alayının iştiraki ile Hankendi ile Askeran arasında yerleşen Hocalı şehrini ele geçirerek sivil halka karşı soykırım politikası yürütmüştür. Hocalı işgalinde sivil halktan 63 çocuk, 106 kadın ve 70 yaşlı olmak üzere 613 kişi çeşitli işkencelerle öldürülmüş ve yaşam haklarına son verilmiştir . Uluslar arası İnsani Hukuk insan hayatının korunmasını temin etmekte, bu korumayı silahlı çatışmalara da uygunlaştırmaktadır. Bu anlamda o, insan hayatının korunmasını yaşama hakkından daha ilerig*türmektedir. Öyle ki, uluslar arası insani hukuk savaşta insanların açlıkla karşı karşıya bırakılmasını, yaşamın sürdürülebilmesi için önemli olan yerlerin dağıtılmasını yasaklamaktadır. Uluslar arası İnsani Hukuk savaşta insanların yaşaması için askeri birimlerden uzakta yerleşim birimlerinin oluşturulmasını öngörmektedir. Bu hukuk, savaşta yaralılara sağlık hizmetlerinin sunulması için tedbirler alınması gerektiğini öngörmektedir. Savaş döneminde savaşa katılmayan halkın yaşamını devam ettirebilmesi için çeşitli önlemlerin alınmasıyla ilgili kuralları da içermektedir. b. İşkence Birleşmiş Milletler İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı ya da Onur Kırıcı Davranış veya Cezaya Karşı Sözleşme, devlet görevlileri tarafından veya onların rızası veya kabulü dahilinde yapılan ihlalleri kapsamaktadır. Bu sözleşme, işkenceyi bilgi ya da itiraf elde etmek, ceza, korkutma, ya da baskı amaçlı, ya da “Ayrımcılığa dayanan herhangi bir nedenle”, “kişiye fiziksel ve ruhsal olarak ağır acı veya ıstırap veren kasten yapılan tüm fiiller” olarak tanımlamaktadır . “İşkence” ve diğer “zalimane, insanlık dışı veya onur kırıcı davranış ve cezayı” (kötü muamele) birbirinden kesin olarak ayırabilecek bir çizgi çizmek imkansızdır. Bir kötü muamele fivilayetinin işkence olup olmadığı, ihlalin çeşidini ve şiddetini de içeren bazı faktörlere dayanır. Hem işkence, hem kötü muamele uluslar arası hukukta her koşulda yasaklanmıştır. Günümüzde işkence özellikle barış dönemlerinde ön plana çıksa da, işkenceden dolayı asıl kayıplar savaşlarda olmaktadır. Asıl ilginç olan bu kayıpların askerden ziyade sivil halk oluşudur. Bugünün çatışmalarında sivil halkı terörize etmek savaşı sürdürmenin yaygın bir yöntemi haline gelmiştir. İşkence, genellikle polis memurları, askerler, istihbarat elemanları, hapishane gardiyanları ve devletin diğer aracıları tarafından yapılıyor. Ama bazen işkence aynı zamanda silahlı siyasal grup üyeleri veya bazı durumlarda sivil bireyler tarafından da yapılabiliyor. Uluslar arası Af Örgütü, sivil bireyler tarafından uygulanan şiddet hareketlerini, ancak bunlar uluslar arası standartlardaki işkence kavramının türü ve şiddetine uyduğunda ve devletler bu tür şiddet hareketlerine karşı etkili koruma sağlama zorunluluğunu yerine getirmekte başarısız olduğunda işkence olarak tanımlar. Devletler halklarını sadece kendi birimleri tarafından yapılan işkenceye karşı değil, aynı zamanda sivil bireyler tarafından yapılan benzer uygulamalara karşı korumakla da sorumludur. Şiddet içeren ırkçı saldırılara karşı koruma sağlamayı başaramazlarsa devletler işkenceye izin vermek veya işkenceyi kabullenmekten dolayı sorumlu duruma düşebilirler. Aynı zamanda, işkenceyi ve kötü davranışı engellemekte, bu tür ihlaller olduğunda onları araştırmakta, ileri sürülen suçluların aleyhinde dava açmakta, adil davalarla adaleti sağlamakta, ve kurbanlara yeterli bedel ve tazminatın diğer türlerini sağlamakta etkili adımlar atmakta yeterli gayret sarfetmezlerse sorumlu tutulabilirler . Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslar arası Sözleşme’nin 7. maddesiyle Evrensel Bildiri`nin metnine “... kimse serbest iradesini beyan etmeden bilimsel deneylerde kullanılamaz” ibaresi de eklenmiştir. BMT Genel Kurulu tarafından 10 Aralık 1984 tarihli 39/146 sayılı kararnameyle kabul edilmiş İşkence ve Diğer Zalimane Gayri insani veya Küçültücü Muamele veya Cezaya Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşme`nin 1. maddesi gereği “işkence” denildiğinde, devlet adına hareket eden biri tarafından veya onun teşviki, rızasıyla veya görmezlikten gelmesiyle her hangi bir şahıstan bilgi veya itiraf almak, onu veya başka şahsı yaptığı veya yapması muhtemel faaliyetler nedeniyle cezalandırmak, yine onu veya başka şahsı korkutmak ve bir işe zorlamak veya basit sebeplerle kasıtlı şekilde maddi ve manevi ıstırap veren hareketler anlaşılmaktadır . Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 3. maddesinde de kimsenin işkencelere ve insanlık dışı veya aşağılayıcı tavırlara veya cezalara maruz kalmaması gerektiği belirtilmiştir . 1949 tarihli Cenevre Sözleşmesi ve ilave Protokollerinde, esirlere karşı güç kullanılması ve savaşta onlara işkence edilmesi yasaklanmıştır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi “İrlanda Birleşik Krallığı`na karşı” davasıyla ilgili 18 Ocak 1978 tarihli kararında yukarıda değinilen 3 kavramı aşağıdaki şekilde tanımlamıştır: 1. İşkence: Ciddi ve önemli şekilde ıstırap veren, kasıtlı gerçekleştirilmiş insanlık dışı tavırlardır; 2. İnsanlık dışı tavır: Kişiye güçlü maddi ve manevi azap verilmiştir; 3. Aşağılayıcı tavır: Aşağılanan kişide korku duygusu, ağrılar uyandıran, maddi ve manevi gücünü azaltan, onur kırıcı kötü tavırdır. Bugünkü Ermenistan’dan Azerilerin sürgün edildiği dönemde, suçsuz insanlara karşı işkenceler yapılmış, insanlık dışı ve aşağılayıcı cezalar uygulanmıştır. Azerileri evlerinden çıkmaya zorlamak için Ermeniler işkencelerden istifade etmiştir. Yerel idari organların bizzat katılımıyla işkencelere maruz kalan Azeriler dayanamayıp evlerini bırakıp kaçmak zorunda kalmıştır. Açık bir şekilde etnik temizlik olarak kabul edilebilecek bu sürgünde, Ermenistan’ın Amasya, Ararat, Allahverdi, Basageçer, Gugark, Gafan, Kalinino, Krasnacelo, Kirobakan, Goruk, Azizbeyov, İçevan, Noyembercan, Masis, Megri, Spitak, Yegernadzor, Razdan, Stepanavan gibi vilayetlerinde işkence ile, dövülerek, gece baskınları, hastahanede bilerek yanlış ilaç verilerek, yakılarak, araba ile ezerek binlerce Azeri Türkü ve diğer Müslüman halk devlet memurlarının emri ya da doğrudan katılımı ile öldürülmüştür . 1984 tarihli İşkenceyi Yasaklayan Sözleşme`nin 2. maddesinin 2. fıkrası gereği, hangi şartlarda olursa olsun işkence yapılması kabul edilemez. Bununla birlikte Ermenistan yetkililerinin Dağlık Karabağ Savaşı’nda esir alınan esir ve sivil halk karşı işkence yaptıklarına ilişkin çok sayıda delil bulunmaktadır. Hatta bu tür işkenceleri sivil Ermenilerinde yaptığına ilişkin bilgiler bulunmaktadır. Mesela, 1972 doğumlu, asker Muharrem Mehyeddinov esir alınmış ve Ermenistan arazisinde esir kampında tutulmuştur. O, her gün Kafan polis şubesinin başkan yardımcısı Kazmanov tarafından acımasız şekilde dövülmüş, akli dengesini kaybetmiş ve iç organların kanaması sonucu ölmüştür. Ağustos 1993`de Zakir Veliyev Ermenistan Cumhuriyeti`nin polis memurları tarafından dövülerek, Gürcistan`ın Marneuli ilçesinde ıssız bir yere atılmıştır. O, Kazah ilçe hastanesine yetiştirilse de hayatı kurtarılamamıştır. Yapılan otopside cesedin üzerinde çok sayıda sigara ile açıkmış delikler tespit edilmiştir. Sağ elinin ve sol bacağının tırnakları sökülmüştür. Darbelerden iç organları ezilmiştir. Açlık sonucu vücudunda yaralar oluştuğu belirlenmiştir. Mayıs 1994`de Ermenistan Milli İstihbarat Örgütü`ne ait cezaevinde tutulan, Lerik doğumlu Tofik isimli şahıs ölünceye kadar çeşitli işkencelere maruz kalmıştır. Rasim Memmedov isimli şahıs bu tür işkencelere dayanamayıp akli dengesini kaybetmiştir. Ermenistan askeri polis şubesinde tutulan Famil Rzahanov çok ağır yaralı şekilde serbest bırakılmıştır. Bu olaylar açık bir şekilde Ermenilerin Azerilere karşı işkencelere yöneldiklerini göstermektedir. İşkenceyi yasaklayan uluslar arası sözleşmelere katılmakla birlikte bu sözleşmelere riayet etmemektedir. Bu konudaki denetim mekanizması yeteri derecede etkin olmadığı için Karabağ Savaşı’ndaki Ermeni yetkili ve sivil halkın Azeri askeri ve sivil esirlere karşı yaptığı işkenceler konusunda soruşturma başlatılamamıştır. c. Sivil Halkın Haklarının İhlali Savaş ya da silahlı çatışmalarda en çok zararı sivil halk görmektedir. Bu nedenle Insani Hukuk, savaş koşullarında sivil halkın zarar görmemesi ve onların acılarının en aza indirilmesi için düzenlemeler getirmiştir. Cenevre sözleşmelerinin 4. sünde sivil halkın haklarına özgülenmiştir. Harp Zamanında Sivillerin Korunmasına Dair 12 Ağustos 1949 tarihli Sözleşme`ye göre, 3. maddede sayılan haklara sahiptirler. Yasaklar da aynıdır. Sözleşme’nin 14. maddesine göre, silahlı çatışmanın tarafları, kendi topraklarında (kendi egemenlik alanlarında) yaralı ve hastaları, malulleri, yaşlı kimseleri, on beş yaşından aşağı çocukları, gebe kadınları ve yedi yaşından küçük çocukların annelerini savaşın etkisinden kurtaracak biçimde güvenlik ve sağlık bölgeleri kurabileceklerdir. Silahlı çatışmanın bir tarafı, diğer tarafa, yaralı ve hastalar için ve çatışmaya katılmayan ve askeri hiç bir faaliyette bulunmayan sivil şahıslar için tarafsızlaştırılmış bölgeler kurulmasını teklif edebilirler. 15. maddedeki bu düzenlemenin ardından 16. madde ile, yaralı, hasta, malul ve gebe kadınların özel bir korunmaya ve saygıya mazhar olacağı vurgulanmaktadır. 17. maddede, silahlı çatışmanın tarafları, muhasara edilmiş ya da çevrilmiş bir mıntıkadan, yaralıların, hastaların, malullerin, ihtiyarların, çocukların ve loğusa kadınların tahliyesi ve bu bölgelere her dinden ruhani temsilcilerin, sağlık çalışanlarının ve malzemesinin serbestçe girişi için mahalli anlaşmalar yapmaya gayret edeceklerdir. 18. maddede, yaralıları, hastaları, malulleri ve loğusa kadınları tedavi için teşkil edilen sivil hastaneler hiçbir zaman saldırıya uğramayacaktır. Bu hastaneler askeri amaçla kullanılamaz. 19. madde, "Hastanelere karşı gösterilmesi lazım gelen himaye, insani vazife haricinde ve düşmana zararlı hareketlerde bulunmak için kullanıldıkları takdirde, sakıt olur (düşer). 20. madde, sivil yaralı ve hastaların, malullerin ve loğusa kadınların araştırılmasına, kaldırılmasına, naklolunmasına ve tedavi edilmelerine memur edilenler de dahil olmak üzere hastanelerin işlemesi veya idaresine memur olanlar da aynı korumadan yararlanacaklardır. 23. maddede, münhasıran sivil halkın ihtiyacına dönük her türlü ilaç ve sıhhi malzeme sevkıyatı ve dini araç gereç için taraflar izin vereceklerdir. Ayrıca 15 yaşın altındaki çocuklar ve gebe ve loğusa kadınlar için zaruri olan yiyecek, giyecek ve kuvvet verici maddelerin serbest geçişine engel olunmayacaktır. 24. maddede, savaş yüzünden öksüz kalan çocukların ve 15 yaşından küçük çocukların her şart altında bakımlarının, talim ve terbiyelerinin (eğitim ve öğretimlerinin) ve kendi dinlerinde ibadette bulunmalarının kolaylaştırılması için gereken önlemleri, savaşan taraflar alacaklardır. 25. maddede, savaşan tarafların egemenlik alanında yaşayan kişiler, aile efradına ailevi mahiyette haberler vermeye hakları vardır. İşgal edilen topraklarda yaşayanlara veya savaşan tarafların egemenlik alanında yaşayanlara, şahıslarına, namuslarına, aile haklarına, dini akidelerine ve ibadetlerine, itiyat, örf ve adetlerine saygı gösterilmesi bu kişilerin hakkıdır. Bu hüküm 27. maddede yazılıdır ve hüküm, kadınların namuslarına taarruzu, fuhşa zorlanmalarını ve her türlü müstehcen hareketlere maruz kalmalarını da yasaklamaktadır. 31. maddeye göre, sivil halka karşı savaşan taraflar hiçbir şekilde işkence ve kötü muamelede bulunamazlar. Özellikle kendilerinden bilgi almak için maddi ve manevi cebir yapılamaz. 33. maddede kimseye işlemediği bir cürümden ceza verilemeyeceği ve kollektif cezalandırmanın yasak olduğu vurgulanmaktadır. Yağma yasaktır. Sivil halka karşı (şahıslarına ve mallarına karşı) misilleme yasaktır. Madde 56 da, işgalci bir devletin, işgal ettiği topraklardaki tıp müesseselerini, servis ve hastanelerini ve salgın hastalıklara karşı koruyucu ve önleyici tedbirleri almak zorundadır. Her sınıftan tıp personeline görevini yapma izni vermek zorundadır. İşgalci bir devlet sivil bir hastaneyi acil zaruret halinde ve hastanede yatan hastaların ve sivil halkın ihtiyaçları için tedbirleri almak ve geçici olmak üzere el koymak suretiyle kendi ihtiyacı için çalıştırabilir. 57. maddede düzenlenen bu hüküm, sivil hastanelerin malzeme ve depolarına sivil halkın ihtiyaçları için gerekli olduğu takdirde el konulamayacağına da amirdir. Cenevre Sözleşmelerine göre, Kızılhaç, Kızılaslan ve Güneş, yardım kuruluşu olarak resmen tanınmaktadır. Yardımlar bu kuruluşlar aracılığı ile yapılacaktır. Diğer insani amaçlı yardım kuruluşları da çeşitli alanlarda yardım faaliyetlerinde bulunabileceklerdir. Madde 91`de enterne edilen kişilerin sağlık ve tıbbi tedavilerinde izlenecek yollar hüküm altına alınmıştır . Uluslar arası İnsani Hukuk gereği savaş sadece silahlı güçler arasında yapılmalıdır. Sivil halk savaşlara katılmamalı ve onlara her zaman saygıyla yaklaşılmalıdır. “Savaşta Sivil Halkın Korunmasıyla İlgili” IV. Cenevre Sözleşmesi`nin 3. maddesi gereği sivil halkın hayatına kast edilmesi, onların öldürülmesi, sakatlanması, aşağılanması ve hakir görülmesi yasaktır. Sözleşme`nin 33. maddesinde ise, hiçbir sivil vatandaşın sebep olmadan hukuk ihlali yüzünden cezalandırılmayacağı belirtilmiştir. Sivil halka karşı toplu cezalandırılmaların yapılması, onların korkutulması, onlara karşı terör eylemlerinin gerçekleştirilmesi, emlaklarının gasp edilmesi ve onların sürülmesi yasaklanmıştır . Fakat Ermenistan silahlı birlikleri tarafından sivil halkın yaşadığı bölgeler (Dağlık Karabağ`dan 100 kilometre uzakta yerleşen bölgelerde dahi, Tovuz, Kazah, Agstafa, Şerur, Başkent ve d.) havadan ve karadan bombalanmış, sivil halk esir alınmış, malvarlığı yağmalanmış, pusuya düşürülerek toplu olarak katledilmiş, esir alınan çocuklar üzerinde tıbbi deneyler yapılmış, kadınların şeref ve namusunu alçaltan davranışlarda bulunulmuş, savunma hakkı verilmeden cezalandırılmış, gece baskınları ile yerleşim birimleri yakılmıştır. Hiç şüphesiz bu tür eylemleri sivil halkın şeref ve namusunu alçaltan, halkı toplu olarak cezalandıran, malvarlığını yağmalayan, en önemlisi başta yaşam hakkı olmak üzere sivil halkın insan haklarını ihlal eden eylemler olarak kabul etmek yerinde olacaktır. Sözleşme`nin 34. maddesi gereği sivil halkın esir alınması yasaktır. Fakat Savaşta Ermeniler Sözleşme`nin bu maddesini bir çok kez ihlal etmiştir. Bunu teyit eden çeşitli deliller bulunmaktadır. Örnek olarak bu tür olaylardan bir kaçını aktarmak yerinde olacaktır. Kelbecer vilayetinin Başlıbel köyünde Binnet Ahmedov 18 Nisan 1994`de Ermeni askerleri tarafından 10 sivil vatandaşın kurşunlanarak öldürülmesine ve 14 kişinin yaralanmasına şahit olduğunu belirtmiştir. Fizuli vilayetinin Goran köyünde doğulan Rafik Kuliyev 23 Ekim 1993`de Ermenistan Cumhuriyeti`ne ait silahlı birlikler tarafından esir alınmış ve serbest bırakıldıktan sonra onun gözleri önünde 30 sivil vatandaşın kurşunlanarak öldürüldüğünü belirtmiştir. Fakat, Cenevre Sözleşmesi`ne ilave I Protokolün 85. maddesinin 3. fıkrasının gereği “sivil halka veya tek-tek sivil vatandaşlara saldırılması önemli hukuk ihlali olarak değerlendirilmektedir.” Ermenistan`dan uzun süre esir olarak tutulan Arzu Emiraliyev, 18 Ağustos 1993`de Ermeniler tarafından 19 kişinin kurşunlanarak öldürüldüğünü ve 30 kişinin Ermenilerce bilinmeyen bir yereg*türüldüğüne şahit olduğunu belirtmiştir. Götürülenler arasında akrabalarının da olduğunu belirtmiştir. 17 Ağustos 1993`te de Fizuli vilayetinin Kazah köyünden 27 kişi pusuya düşürülmüş ve öldürülmüştür . Belirtelim ki, Nürnberg Mahkemesi Tüzüğü (m. 6b), IV Cenevre Sözleşmesi (m. 147), Sulh ve beşerin güvenliği aleyhine Ceza Kanun tasarısı (m. 22, 2a) sivil halkın esir alınmasını ve esir alınanların öldürülmesini savaş suçu olarak değerlendirmiştir . Ermenistan silahlı birlikleri Kubadlı ilini işgal ederken 30 Ağustos 1993`te Kubadlı vilayeti Çaytumas köyünde yaşayan, 1925 doğumlu, I dereceli sakat Şeref Yusufov esir alınmıştır. 8 Aralık 1993`de o, Uluslar arası Kızıl Haç Komisyonu`nun yardımıyla serbest bırakılmıştır. “Mavo” lakaplı birlik kumandanının başkanlığındaki Ermeni askerler, onun 90 yaşındaki abisini ve iki kadını kurşunlayarak öldürmüş, cesetlerini görülmesine müsaade etmemiştir. Bu kumandan, onun ağzındaki on iki adet altın dişini söküp almıştır. Esirlik döneminde sürekli dövülmüş ve işkencelere maruz kalmıştır. Canlı şahitlerin ifadelerine göre, 14 Eylül`de Şuşa cezaevine 11 Azeri asker getirilmiş, iyice hırpalandıktan sonra üzerlerine vahşi kuduz köpekler salınmıştır. Askerlerden biri orada şehit olmuştur. O hapishanede ayrıca binlerce kadın, çocuk ve ihtiyarın olduğu belirtilmiştir. O insanların birçoğunun soğuktan ve açlıktan öldüğü ifade edilmiştir. Ermenistan Cumhuriyeti silahlı birlikleri Ağustos 1993`de Kubadlı vilayetini işgal ederken 60 yaşlı İslam Hacıyev`i de esir almışlar. 14 Kasım 1993`de o, Uluslar arası Kızıl Haç Komitesi`nin yardımıyla serbest bırakılmıştır. İ. Hacıyev, onunla birlikte kalan F.Yusifov`a aşağılayıcı cezaların verildiğini belirtmiştir. Onun kendisini de sürekli dövmüşler, kafasını duvarlara vurmuşlar. Sonunda dayanamayıp aklı dengesini kaybetmiştir. İhtiyar adamı yere yatırarak tekmelemiş, bu darbelerden dolayı böbreklerini yitirmiştir. Fizuli vilayetinin Kürtmahmutlu köyünde yaşayan Mürvet Ağayev, oğlu Yaşarla birlikte esir alınmış,g*türüldükleri yerde oğlu Yaşar onun gözleri önünde öldürülmüştür. Kendisinin de kulakları kesilmiştir. Onu ellerinden asıp ayakları altında ateş yakarak, bacakları yakılmıştır. “Viktor Firansis Jamaika`ya karşı” davasında BMT İnsan Hakları Komitesi bu tür hareketleri şeref ve namusu aşağılayıcı davranış olarak kabul etmiştir. Sivil halka karşı gerçekleştirilen bu tür olaylar uluslar arası sözleşmelerle yasaklanırken uluslar arası mahkemelerin kararlarına yansıyan iradelerine bakıldığında, bu tür davranışların kesinlikle kabul edilemez olduğu gözükmektedir. Bu konuda en hassas mahkemelerden birisi de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’dir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bu tür davranışları bir çok kararında işkence olarak değerlendirilmiştir. 23 Ekim 1993`de Ermenistan Cumhuriyeti silahlı güçleri tarafından esir alınmış Fizuli ili Goran köyü doğumlu Rafik Kuliyev serbest bırakıldıktan sonra yaşadıklarını ve gördüklerini anlatmıştır. O, 30 sivil vatandaşın gözleri önünde kurşunlanarak öldürüldüğünü belirtmiştir. Diğerlerine ise işkenceler yapıldığını belirtmiştir. Çocukların ağır işlerde çalıştırıldığı belirtilmiştir. 23 Ekim 1993`de Horadiz köyünde yakalanan 57 yaşlı Hasan Hasanov’un ifadelerine göre, sivil ahaliden esir alınan 40 kişiden 26`sı çeşitli işkencelerle insan şeref ve namusuna yakışmayacak şekilde öldürülmüştür . Toplu cezalar, Sulh ve Beşerin Güvenliği Aleyhine Ceza Kanunu’nda (m. 22. 2a) savaş suçu olarak değerlendirilmiştir. Toplu Cezalar, Lahey Kararnamesi`nin 50. ve IV Cenevre Sözleşmesi`nin 33. maddesiyle de yasaklanmıştır. Karabağ Savaşı’nda karşılaşılan insan hakları ihlallerinden birisi de işgal edilen bölge halkının zorla ve güçlerinin yetmeyeceği işlerde çalıştırılmasıdır. 61 yaşlı Budag Alişanovun ifadesine göre, Drambon köyünde Arkadi isimli Ermeni, 5 Azeriyi esir almış, şahsi işlerinde ağır şartlarda çalıştırmış, güçlerinin yetmeyeceği işlere zorlamış, bu insanların çalışacak hali kalmayınca öldürmüştür . Nürnberg Mahkemesi çıkarttığı kararlarda, işgal edilmiş arazilerde sivil vatandaşları zorla çalıştırmak, onları işgalci devletin arazisineg*türmek savaş suçu olarak değerlendirilmiştir. Barış, self-determinasyon, ulusal kurtuluş ve bağımsızlık için mücadele edildiği olağanüstü durumda ve silahlı çatışma dönemlerinde insanlık dışı eylemlerin çok sıkça mağduru olan ve sonuçta çok ağır zararlara uğrayan kadınlar olmuştur. Dünyanın özellikle baskıya, saldırıya, koloniciliğe, ırkçılığa, yabancı egemenliğine ve işgale maruz kalmış bir çok bölgesinde kadınlar büyük acı çekmiştir. Verilen mücadelelere rağmen emperyalistliğin, ırkçılığın ve yabancı egemenliğinin bir çok halkı boyundurukları altında tutmaya, ulusal kurtuluş hareketlerini zalimane bir şekilde bastırmaya ve egemenlikleri altındaki nüfusa ve bu arada kadınlara ve çocuklara ağır zararlar vermeye ve tarifsiz acılar çektirmeye devam etmektedir. Bu durumun devam etmesi temel özgürlüklere ve insan onuruna hala yoğun saldırılar yapılmasından ve kolonici ve ırkçı yabancı egemen güçlerin uluslar arası insani hukuku ihlal etmesidir. Barış ve savaş zamanlarında kadınların ve çocukların korunması ile ilişkili olarak uluslar arası insani hukuk belgelerinde bir çok hüküm bulunmakla birlikte henüz istenilen sonuçlara ulaşılamamıştır. BM’nin insan haklarına saygı ve sivil nüfusun korunması için temel prensipler konusunda kendi verdiği 19 Aralık 1968 tarihli ve 2444 (XXIII) sayılı kararını ve 9 Aralık 1970 tarihli ve 2674 (XXV) ve 2675 (XXV) sayılı kararları ile birlikte, Ekonomik ve Sosyal Konseyin 28 Mayıs 1970 tarihli ve 1515 (XLVIII) sayılı kararları desteklemiş ve kadınların korunması konusunu uluslar arası boyuta taşımıştır. Karabağ Savaşı’nda ihlal edilen haklardan bir diğeri kadın haklarıdır. Savaşta Azeri kadınları şeref ve liyakati alçaltan davranışlara muhatap olduğu gibi, çeşitli işkencelere tabi tutulmuş ve gayri insani şekilde öldürülmüştür. 22 Haziran 1994`de esir alınana 1926 doğumlu Vladimir Şevelev, serbest bırakıldıktan sonra, Ermeni askerleri tarafından annesinin, kız kardeşinin ve hasta olan kardeşini kurşunlayarak öldürdüklerini belirtmiştir. Öldürülmeden önce aile üyelerine çeşitli işkenceler uygulandığını ifade etmiştir. Ona göre, esir alınan bir çok kadın ve çocuğun cesetlerini gördüğünü, bunlara ağır işkenceler yapıldığını belirtmiştir. Şuşa vilayetinin Kuşçular köyünde yaşayan Niyaz Zeynalov Şubat 1992`de Ermeni silahlı birlikleri tarafından köyleri işgal edilirken, esir alınan yaşlı annesine çeşitli işkenceler yapıldığını, daha sonra ise başının kesildiğini, başka kadınlara da benzer uygulamalar yapıldığını belirtmiştir. Kadınların korunması ve onlara kötü muamele yapılmamasına ilişkin bir çok uluslar arası sözleşme bulunmaktadır. I. CS (Cenevre Sözleşmesi)`nin 12. maddesi, II. CS`nin 12. maddesi, III. CS`nin 16. maddesi, IV. CS`nin 27. maddesi, I. ilave Protokol`ün 75. maddesi, II. ilave Protokol`ün 4. maddesinde resmi şekilde belirtilmiştir. 1949 Cenevre sözleşmelerinde ve onlara ilave Protokollerde de kadınlarla ilgili 19 madde bulunmaktadır. Bu düzenlemelerde: “Kadınlara cinsi farklılıkları dikkate alınarak muamelerde bulunulmalıdır” ifadesi belirtilmiştir. Bu özel saygı, kadınlara fiziki özellikleri nedeniyle, şeref ve maneviyatı, hamilelik dönemi ve doğum halleriyle ilgili olarak gösterilmelidir. IV. CS`nin 27. maddesi gereği bütün sivil halkın kullandığı genel savunmadan ilave “kadınlar, onların şerefine her türlü kasıtlı hareketten, ırza tecavüzden, fuhşa zorlanmadan ve onların maneviyatına her türlü kasıtlı saldırılardan özel olarak korunmalıdır.” Bu kadınların, kadınlık liyakatinden kaynaklanmaktadır. BMT Genel Kurulu’nun 14 Ekim 1974 tarihli 3318 (XXIX) sayılı kararnamesiyle kabul edilen “Kadınların ve Çocukların Olağanüstü Durumlarda, Silahlı Çatışma Döneminde Savunmasıyla İlgili” Bildiri`nin Uluslar arası İnsani Hukukun gelişimine önemli katkısı olmuştur. I. Protokol`ün 75–76. maddelerinde kadınların korunmasıyla ilgili hükümlerin uluslar arası hukuk kuralı olarak belirlenmesinde bu Bildiri hukuki temel oluşturmuştur. Bildiri`nin 1. maddesinde, sivil vatandaşlara, özellikle de en savunmasız bölümünü oluşturan kadınlara ve çocuklara eziyet edecek ıztırap veren saldırılar yasaklanmıştır. Bildiri`nin 5. maddesi gereği, savaşan tarafların askeri operasyonları sırasında veya işgal edilmiş arazilerde hapsetme, işkence etme, kurşunlanma, toplu şekilde tutuklama, toplu şekilde cezalandırma, konutları yıkma ve yaşadıkları yerlerden zorunlu çıkarma gibi kadınlara ve çocuklara yaptıkları bütün etnik temizlik, zülüm ve insanlık dışı faaliyetler suç oluşturan fiiller olarak kabul edilmiştir. Silahlı münakaşalarda kadınlara tecavüz edilmesinin Uluslar arası İnsani Hukukun önemli bir ihlali olarak değerlendirilmektedir. 1993`de BMT`nin İnsan Haklarıyla İlgili Uluslar arası Konferansı`nda kabul edilen Viyana Bildirisi ve Faaliyet Programı`nda, silahlı münakaşalarda kadın haklarının ihlali insan hakları ve insani hukuk alanında uluslar arası hukukun temel prensiplerinin ihlali olarak değerlendirildiği ve bu konuda önlem alınması gerektiği belirtilmiştir. BMT Genel Kurulu Aralık 1993`de “Kadınlara karşı güç kullanımının önlenmesiyle ilgili” Bildiri kabul etmiştir. Bildiri`de, silahlı münakaşalarda kadınlara karşı güç kullanıldığı belirtilmiştir. 1995 tarihli Pekin Bildirisinde silahlı münakaşalarda kadınların korunmasının gerekliliği özellikle belirtilmiş, kadınların korunması, “Kadınlar ve Silahlı Münakaşa” Konferansı`nın faaliyet programında BMT üyelerinin en önemli on iki faaliyet alanından biri olarak belirlenmiştir. Yugoslavya Uluslar arası Ceza Mahkemesi’ne kadınlara cinsi tecavüz hallerine bakma yetkisi tanınmıştır. 1992`de bu sorun Mahkemenin tüzüğüne alınmasıyla ilgili konu tartışılırken Uluslar arası Kızıl Haç Komitesi: “Cenevre Sözleşmeleri için ortak olan hüküm – kasıtlı şekilde işkence veya yaralama, sağlığı zarara uğratma Uluslar arası İnsani Hukukun önemli ihlallerinin bir kısmını oluşturmaktadır ve tabii ki, sadece tecavüzlere değil, hem de kadınların şeref ve haysiyetine yapılan her türlü ihlal bu kapsamda değerlendirilmelidir.” Güvenlik Konseyi`nin oluşturduğu Bilirkişi Komitesi, tecavüzü sözleşme ve protokollerde önemli hukuk ihlali olarak belirlemese de “işkence ve insanlık dışı tavırları” temsil ettiğini ve “kasıtlı şekilde sağlığa zarar veren azap veya önemli hasar” olduğuna karar vermiştir. Yugoslavya Uluslar arası Ceza Mahkemesi tecavüzü insanlığa karşı işlenmiş bir suç olarak değerlendirmiştir. Şöyle ki, bu hareket sivil halka karşı yapıldığı zaman insanlığa karşı işlenmiş suça dönüşmektedir. Tecavüz bir kişiye karşı işlendikte uluslar arası insani hukukun önemli ihlali olarak kabul edilmemektedir. İnsanlığa karşı işlenen suç olarak değerlendirilen fiiller, klasik suçlardan dört temel kriterle ayrılmaktadır. Bu kriterleri, suçun ağırlığı, toplumsal karakter taşıması, planlı olması ve sebeplerinin olması olarak sıralayabiliriz. İnsanlığa karşı gerçekleştirilen suçların ağırlığı bir taraftan onların toplumsal karakteriyle, diğer yandan insan için en değerli şey olan hayata, sağlığa ve şahsi dokunulmazlığa kast etmesiyle ilgilidir. İnsanlığa karşı gerçekleştirilen suçlarda kurbanların fazlalığı söz konusudur. Nürnberg Askeri Mahkemesi belirtmiştir ki, toplumsallık insanlığa karşı gerçekleştirilen suçun kriterlerinden biridir. Ayrı-ayrı şahıslar tarafından belli şahıslara karşı gerçekleştirilen suçlardan ziyade, sivil halka karşı gerçekleştirilen suçlar insanlığa karşı suç olarak yargılanabilir. Mesela, bir tecavüzle kaybolma gerçeği doğal, tecavüzle kaybolmanın sistemli uygulanması insanlığa karşı suç olarak değerlendirilebilir. İnsanlığa karşı suçlara sadece işbirliğiyle veya hazırlanmış plana uygun şekilde gerçekleştirilmiş ameller ait edilmektedir. Suçun siyasi, ırk veya dini şekillerde yapılması uzun süre insanlığa karşı suçların temel kriterlerini oluşturmuştur. Bazen silahlı çatışma zamanı savaş suçlarıyla insanlığa karşı suçları ayırmak o kadar da kolay olmamaktadır. Nürnberg Askeri Mahkemesi bu iki kavram arasındaki kesin sınırı çok zaman belirlememiş, sanıkların çoğunluğu “savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar” yüzünden yargılanmıştır. İki sanık (Ştroyher ve fon Şirah) “insanlığa karşı suç” nedeniyle yargılanmış ve suçlu bulunmuştur. Onlardan biri Yahudilerin tamamını yoketme ve soykırım siyasetinin uygulanmasını desteklemek (Ştroyher), diğeri ise binlerce Avusturyalı yahudinin topraklarından güç kullanılarak çıkarılmasına katıldığı gerekçesiyle yargılanmıştır. 1997`de Uluslar arası Hukuk Komisyonu, Nürnberg Mahkemesi’nde, sivil halka karşı gerçekleştirilen savaş suçlarıyla insanlığa karşı suçlar arasında kesin farkların olmadığını ve çoğu zaman bu suçların bir birine müdahale ettiğini belirtmiştir. İçerik olarak bazı amellerdeki acımasızlık halleri bu tür amellerin insanlığa karşı suç olarak değerlendirmesi için yeterli olmuştur. Komisyon, işgal altındaki arazilerde yaşayan insanlara karşı gerçekleştirilen suçların savaş suçları olduğunu belirtmiştir. Fakat onlar ırk ve dini sebeplerin olup olmamasına bakmaksızın, fiillerdeki acımasızlık yüzünden insanlığa karşı suçlar olarak da değerlendirilebilir. Demek ki, savaş suçlarıyla insanlığa karşı suçlar arasındaki fark sistemli ve kesin karakter taşımamaktadır. Her iki suç için ortak kriter, onların ağırlığı kriteridir. Öteki karakterler suçları bir birinden ayırmak için gereklidir. Savaş suçları genellikle insanlığa karşı suçlardan daha kapsamlı bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Buna Savaş suçlarına hiç bir işbirliğinin söz konusu olmadığı, hiç bir siyasi, ırk ve dini sebebi olmayan tek bir suç da dahil edilebilir. Cenevre Sözleşmesi`nde kadınların korunmasıyla ilgili öngörülmüş hükümler, silahlı çatışmalarla ilgili olmayan hallere uygulanmaktadır. Bu da Uluslar arası İnsani Hukuk’un sadece silahlı münakaşalar zamanı uygulanmasıyla ilgilidir. Ermeniler tarafından Azeri kadınlara karşı gerçekleştirilen vahşet, uluslar arası hukukun belirtilen kurallarının ihlal edildiğini teyit etmektedir. Bu konudaki olaylara aşağıdaki olayları göstermek mümkündür. 31 Mart 1993`de Ermenistan Cumhuriyeti`ne ait askeri birlikler tarafından Kelbecer ili işgal edilirken, 1964 doğumlu Semaye Kerimova ve onun iki yaşlarındaki kızı Nurlane Kerimova esir alınmıştır. Semaye, ona karşı yapılan aşağılanmalara dayanamayıp intihar etmiştir. Nurlane Ermenilerden para karşılığı geri alınmıştır. 4 ay Ermeni esaretinde kalmış çocuk, kafasına aldığı darbeler sonucu gözlerini kaybetmiştir. Kelbecer vilayetinin Kilseli köyünde 1956`da doğmuş Tahir Kuliyev’in karısı, 3 yaşlarındaki kızı ve yakın akrabalarıyla birlikte 31 Mart 1993`de otomobille vilayetten çıkarken Ermeni askerleri tarafından ateşe maruz kalmıştır. Sonuçta 1978 doğumlu İlham Kuliyev, 1983 doğumlu İlhame Kuliyeva, 1985 doğumlu Taleh Mehmedov, Aslan Mirzayev ve onun kızı Afet ölmüş, diğerleri ise ağır yaralanmıştır. Yaralılar arasında onun hanımı, kızı ve hanımının 80 yaşlarında bulunan annesi de ölmüştür. Uluslar arası Kızıl Haç Komitesi`nin yardımıyla esirlikten kurtarılan T. Kuliyev, esir kamplarında olan Azeri aşağılandığını, onların dövüldüğünü ve işkencelere maruz kaldığını belirtmiştir. Bu işkencelere dayanamayarak insanların öldüğünü belirtmiştir. Uluslar arası Kızıl Haç Komitesi`ne şikayette bulunduğu için T. Kuliyev hanımı ve çocuklarının gözleri önünde dövülmüştür. 83 yaşlarında olan, Tamaşa Heyder Kızı Nuhiyeva serbest bırakıldıktan 3 gün sonra esir kampında yapılan işkenceler yüzünden hayatını kaybetmiştir. Ermenistan Cumhuriyeti`ne ait silahlı birlikler, 8 Mayıs 1992`de Şuşa şehrini işgal ederken 15 yaşlarında bulunan Nezaket Memmedova`yı ve babasını esir almışlar. Onları önce Hankendi`ne, sonra ise Ermenistan`ag*türmüşler. Uzun süre çocuğun gözleri önünde babasına aşağılayıcı işkenceler yapmış, dövmüşler. Onu dövmüş, kulaklarını kesmiş, ısıtılmış demirle vücudunu yakmış ve onu sakatlamışlar. Kendisi serbest bırakılmış, kızı ise 4 Nisan 1993 tarihine kadar esir kampında tutulmuştur. Uzun süren müzakereler sonunda N. Memmedova 4 milyon ruble karşılığında serbest bırakılmıştır. Karabağ Savaşı’nda sivil halkın ihlal edilen haklarından birisi de çocuk haklarıdır. Çocuk hakları bugün en fazla üzerinde durulan ve korunması için çaba harcanan haklardan biridir. BMT İnsan Hakları Komitesi velilerin çocuklarından güç kullanılarak ayrılmasıyla ilgili davaya bakarken, velilerin çocuklarıyla ilgili haber alma hakkının olduğunu ve çocuklarından güç yoluyla ayrılmış annenin ondan bir haber alamamasının işkence olarak kabul edilmesi gerektiğini kabul etmiştir. Çocukların insan haklarını korumak geleceğe yatırım yapmaktır. Çocuk hakları, sağlam bir insan hakları kültürünün yapı taşlarıdır ve gelecek nesillerin insan hakları güvencesinin temelini oluşturur. Çocuklar, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ve ondan gelişen çeşitli anlaşmalarla garanti altına alınmış tüm haklara sahiptirler. Çocuklara ayrıca, Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi başta olmak üzere ek haklar tanınmıştır, çünkü onlar özel koruma ve bakıma muhtaçtır. Kendilerine bakmaları, haklarını korumaları, ve potansiyellerinin farkına varıp geliştirmede yardım etmeleri için yetişkinler dünyasına güvenebilmelidirler. Hükümetler, çocukların ekonomik, sosyal ve kültürel hakları yanında medeni ve siyasi haklarını da korumakla yükümlüdür. Devletler yalnız kendi görevlilerinin gerçekleştirdiği ihlâllerden değil, ayrıca ailede veya toplumdaki diğer bireylerin çocuklara uyguladığı suiistimalleri önlemekten de sorumludur. Çocuk Hakları Sözleşmesi ABD ve Somali hariç tüm BM üye ülkeleri tarafından onaylanmıştır. Bu sözleşme siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel tüm hakları kapsar ve bu hakların birbirlerinden ayrıştırılamaz ve birbirine bağımlı olduğunu özellikle vurgular. Haklar dört genel kategoride toplanır: Yaşam hakları; beslenme, barınma ve sağlık gibi; Gelişim hakları, en üst potansiyellerine ulaşmalarını sağlar; Korunma hakları, yaşama hakkı, suiistimal, ilgisizlik ve istismardan korunma hakkı; Katılım hakları, toplumda ve politik yaşamda çocukların aktif rol almasını sağlar. Anlaşmanın hakları “ırk, renk, cinsiyet, dil, din, politik ve diğer görüş, ulusal, etnik veya sosyal köken, mülkiyet, özür, doğuştan veya diğer statü” farkı gözetmeksizin herkesi kapsar. Ana mesaj fırsat eşitliğidir. Kızlara erkeklerle aynı fırsatlar tanınmalıdır. Fakir, özürlü, mülteci, azınlık gruplara mensup çocuklar dahil tüm çocuklar aynı haklara, öğrenim görme ve yeterli bir hayat standardında yaşama fırsatına sahip olmalıdır. Çocukların korunması uluslar arası sözleşmelerle askeri operasyonlara katılmayan sivil



#04:00# 24.12.2008 tarihli, Dr. A. Reha YILMAZ adlı yazarın makalesidir.
Bu makale toplam 2758 kez okunmuştur.
Adınız:
Soyadınız:
Mesleğiniz:
Şehir:
E-Posta
Güvenlik Kodu
Kodu Giriniz
Sizde "Özür Bekliyorum" diyorsanız,
Sol kısımdaki form yardımıyla
İmzanızı atabilirsiniz